14 Aralık 2011 Çarşamba

ÖZELDEN GENELE BELGELEMEK

       1970’lerle birlikte belgesel sinemanın en büyük işlevi olarak görülen eğitimin şekil değiştirdiğini ve yerini ‘bilinç arttırma’ gayesine bıraktığını söyleyebiliriz. ‘Bilinç arttırmak’ denince tabii ki işin içerisine iki farklı öğe ekleniyor: ‘bilinçli olan’ ve ‘bilinçlenme ihtiyacı olan’. Asıl konu ise belgesel sinemanın bu iki öğe ile nasıl bir ilgisinin olduğudur. Zira tanım itibariyle sinemanın bir türü olan belgesel niçin ‘suya sabuna’ bulaşmalı? Doğayı, hayvanları, ulaşamadığımız yerleri gösterirken her şey daha kolay değil miydi? Yani, belgesel nasıl oldu da bu misyonu üstlendi?
       Bu konuları derinlemesine incelemeden önce değinmek istediğim bir nokta var: biyografi filmleri. Biyografi filmlerinin tamamına bakıldığında bunların bir kısmını kurmaca bir kısmını ise belgesel film başlığı altında değerlendirebileceğimizi görürüz. Öncelikle bu ikisi arasındaki avantaj farklılıklarından bahsetmek isterim. Bugüne kadar izlediğim kurmaca adı altında yapılan belgesel filmleri her zaman daha dramatik bulmuşumdur. Bunun en büyük sebebi bu filmlerde hayatını izlediğimiz kişilerin, bedensel temsillerinin de olmasıdır. Yani kişiler bir aktör ve ya aktris tarafından canlandırılırlar ve bu da izleyicide daha canlı bir deneyime sebep olur. Sebep olur diyorum çünkü bunun en büyük dezavantajı izleyicilerin kendilerini role kaptırıp, asıl konuyu unutmasıdır.
       Demek ki biyografi filmlerinde, kişilerden daha önemli olan bir nokta var: kişilerin başlarına gelen olayların ta kendisi. Bu olayların kişilerde bıraktıkları izler ile olayların kendilerini ayırmak gerekir. İşte belgesel film başlığı altında yapılan biyografi filmleri, bana kalırsa, bu ayrımı çok daha iyi yapabilmektedir. Bunun bir örneği olarak Ama L’Uomo Tuo (Always Love Your Man, 1975, USA) adlı filmden bahsetmek istiyorum.  Bu film hem bu ayrımın nasıl yapıldığına hem de yapılmasının neden bu kadar önemli olduğuna dair önemli izler taşıyor.



        Filmin bıraktığı en önemli his iki yönlü oluşundan kaynaklanıyor. Filmin yönetmeni tarafından (Cara DeVito) büyükannesinin bir biyografisi olarak çekilen film aynı zamanda büyükannesi yani filmin ana karakteri tarafından otobiyografik bir film olarak değerlendirilebilir. İşte bu çift yönlülükle, DeVito bir yandan büyükannesinin yaşadıklarını sosyal bir olay olarak ortaya koyabiliyor. Öte yandan seyirci filmi büyükanne DeVito gözüyle izlediğinde bu olayların karakter üzerinde bıraktığı izleri de açık açık gözlemliyor ve kurmaca filmlerin giderdiği, bir nevi duygusal boşalma anını yakalıyor.
       Bu filmi seçmemin ana sebebi de tam olarak bu ikisini aynı anda yapmasıdır. Zira sosyal olaylar hiçbir zaman bu olayları yaşayan kişiler üzerinde kalan etkilerden ayrı değerlendirilemezler. Değerlendirildikleri vakit bunlar sadece yazılmış, cansız hikâyeler olarak kalırlar. Olayların teker teker bireyler üzerinde bıraktıkları etkileri tecrübe etmek, bir toplumu oluşturan algıları yakalamaya ve bu algıları değerlendirmeye giden yolda büyük bir adımdır. Burada 70’lerin ünlü feminist bir söylemi olan ‘özel olan politiktir’ den bahsetmeden geçemeyiz.
       Özel kavramını bu söylem içerisinde birey-toplum ikiliğinde kastedilen bireye ait alan olarak almak gerekir. Özel olanın özelde kalması ve bunun toplumsaldan yani kamusaldan ilgisiz olarak değerlendirilmesi, toplumu oluşturan algıların yok sayılması anlamına gelir. Zira özel alanlar hiçbir zaman, istisnai azınlıklar hariç, toplumsal algılardan sıyrılarak oluşmazlar. Özel alan ile özel hayat hakkı iddia edildiği gibi birbirlerinin aynı değildir. Yani özel alanın politikleştirilmesi özel hayat hakkına zarar vermez.
         Filme geri dönecek olursak, basitçe filmi büyükanne DeVito’nun hayatı boyunca başına gelmiş tüm ve çoğu da erkek egemen toplum kaynaklı baskıların, acıların ve yok saymaların bir anlatısı olarak tanılayabiliriz. Burada en dikkat çekici şey filmin adıdır. Ne olursa olsun her zaman erkeğini sev olarak çevirebileceğimiz bu isim, tüm bu anlatının sonunda her şeye rağmen büyükanne tarafından hala kabul edilebilir bir cümledir. Yani aslında filmin ismi, filmin vermeye çalıştığı mesajın bir metaforudur. Erkek egemen topluma bir işaret olarak görebileceğimiz bu ismin büyükannenin hayatında oynadığı rol aslında tam olarak toplumda oynadığı role bir göndermedir. Toplum bu mesajı o kadar içselleştirmiştir ki, bireyler her ne yaşarlarsa yaşasınlar bunu hayatlarından çıkaramazlar. Filmi son cümleye kadar izlediğimizde, büyükannenin görünen tüm rahat tavrına karşın, içinde bulunduğu durumdan yakındığı hissine kapılıyoruz. Son cümle, tam da bu yüzden vurucu: büyükanne yakınmıyor, kabullenmiş ve bu kabulleniş kendi içinde bir mantığa oturtulmuş.
         İzleyici film aracılığıyla bu durumun ‘bilincine varıyor’. Yani demek ki, izleyicinin hala fark etmediği sosyal bir olay, ona kişiler üzerinde bıraktığı izler aracılığıyla anlatılabiliyor. Yani belgeselin ve belgesel film yapanların bu misyonu üstlenmesinin iyi bir sebebi var. Belgesel bunu başarabiliyor. O zaman 1970’lerle birlikte başlayan tüm kadın ve siyah hareketleri ve bunlar gibi toplumsal değişim hareketleri içerisinde, belgesel sinemanın anlatacak derdi olanlar(örneğin; kadınlar ve siyahlar ve özellikle siyah kadınlar, eşcinsel topluluklar…) tarafından bu denli kullanılmasına, doğru aracı kullanarak doğru amaca varmak denir.
Beste YAMALIOĞLU

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)