14 Aralık 2011 Çarşamba

HER DALDA ADAY BELGESEL BİR FİLM: SANS SOLEIL



Sans Soleil (Sunless, France,1982, Chris Marker) belgesel sinemanın dâhil olabileceği alanların genişliğini adeta yüzümüze yüzümüze vuruyor izlerken. Bunu da en iyi ilk izleyişte kafamızı karıştırarak yapıyor. Nerede bu film ile ilgili bir yazı okusam, hep ne kadar değişik, yorumlanamaz ve hatta içinden çıkılamaz olduğundan bahsediliyor. Filme ilgili bu panik halinin sebebini filmin genişliğinde buluyorum.
        Bir filmin genişliği ne demek olabilir? Sans Soleil bazında baktığımda içerisinde birçok sosyal alana göndermelerde bulunan ve tüm bunları tek bir kişinin deneyimlerinden yola çıkarak yapan bir film görüyorum. İşte bu bir genişliktir. Film içerisinde konu olarak politika, ekonomi, sosyal yapı, felsefe ve hatta psikolojiden bile alıntılar yapıyor. Tüm bunlara girmeden önce yapı olarak film hakkında bahsetmek istediğim bir şey var. Bu nasıl bir belgesel?


 
       Sans Soleil’i izlemeye başladığım anda aklıma gelen ilk film Hiroshima Mon Amor 1959, Alain Resnais) oldu. O film kapsamında en çok tartışılan konulardan birisi tarihin anılar aracılığıyla yeniden üretimidir. Bir anlamda kendi tarihini kendin yazmak olarak da görülebilir. Burada tabii ki filmin genişliği konusuna yeniden değinmek gerekir. Çünkü bu film de içerisinde politika ve psikoloji gibi birçok alanın göndermelerini barındırmaktadır. Filmlerin geniş olması zengin olduğunu gösterir mi derseniz bence gösterir. Özellikle belgesel sinemada bu daha da yüzeye çıkar. İnsanı ilgilendiren her şeyi göz önüne belgelemekse işimiz, psikoloji, politika, ekonomi, sosyal yapı gibi tamamı insan işi olan alanları görselleştirmekten güzeli bulunamaz.
        Anılar dedik… Anıları salt yaşanmış olayların anlatıları olarak almak doğru olmaz diye düşünüyorum. Zira anılar, hatırlamak ile mümkündür ve hatırlamak da tamamen yeniden üretime dayalı çalışır. Anında yaşanılan olaylar kişilerin başlarına geldikleri açılardan nasıl öznel ise, bu olayların hatırlanıp anı haline getirilmeleri de bir o kadar özneldir. Yani kişiler yaşadıklarını zihinlerinde tekrar görselleştirirler ve sunarlar. Hiroshima Mon Amor’da da durum böyledir. Öznel bir tarih ile gerçekte olanı filmin başında karşılaştırmalı olarak hem duyar hem görürüz.
       Sans Soleil de ise durum biraz farklı. Bana öyle geliyor ki, burada yapılan görsel bir malzemenin üzerine yeni bir tarih yazmak. Bunun yapılmasında birçok amaç olabilir. Şaşırtıcı bir biçimde bunlardan ilki görüntünün gücünü bir diğeri ise anlatıcının gücünü göstermek olabilir. İlginçtir ki Marker her iki malzemeyi sırasıyle biri diğerinin tabanını oluşturacak şekilde öne çıkarıyor. İzleyiciye kim olduğu bilinmeyen bir anlatıcı sunuluyor, anlatıcı kim olduğunu bilmediğimiz bir arkadaşının mektubunu bizimle paylaşıyor. Her şeyi biliyormuş gibi konuşan bu anlatıcı aslında hiç de güven verici değil. Görmediğimiz ve kim olduğunu bilmediğimiz birinin anlattıklarına neden inanalım ki? İşte burada devreye görüntünün gücü giriyor. İzleyici bakıyor ki görüntü anlatılan ile örtüşüyor, yavaş yavaş anlatıcıya inanmaya başlıyor. Marker bu güveni sağladıktan sonra adım adım anlatıcının gücünü gözler önüne seriyor. Bilinmeyen bu anlatıcı, ham bir görüntü üzerine konuşuyor da konuşuyor. Sesini kısıp izlediğinde gezelim görelim programlarını aratmayacak görüntüler, anlatıcıyla birlikte bazen sosyalist bir düzeni, bazen kapitalist olanı bazen ise komünist bir dünyayı temsil etmeye başlıyor. Yani görüntüyle desteklenen ses, bir tarihi yeniden üretiyor da üretiyor.
        Görüntü ve ses arasındaki ilişkiyle bu şekilde oynayarak Marker aslında izleyiciye belgesel aracılığıyla anıların felsefi açılımlarını sunuyor. Felsefedeki ünlü gerçek ve görüntü ayırımının, bu film üzerinden bir okumasını gerçekleştirebiliriz. Gerçeğin ne olduğunu Hiroshima Mon Amor’daki kadar kolay anlayamıyoruz ne yazık ki. Orada bu ayırımı yapmaya yarayan karşılaştırmalı anlatım ve görüntü, Sans Soleil de gerçek ve görüntü arasındaki ayırımı iyice bulanıklaştırıyor. Böylece film her seferinde seyirciyi düşünmeye sevk ediyor. Aksi halde seyirci filmin üç farklı anında, üç farklı bakış açısına maruz bırakılarak kendiyle çelişir hale getiriliyor. Bu da tabii ki seyircinin kaçınacağı bir durum… Filmi izlerken aslında iki seçeneğiniz oluyor: ya kendinize yakın olan bakış açısını benimseyeceksiniz ya da hiç birini benimsemeyecek ve bu tavrı bilinen tüm teamülleri sorunsallaştırmak için kullanacaksınız. Marker’ın aklındakini söylemek tam olarak mümkün olmadığı gibi ben ikinci ihtimali seçeceğine inanmak isterim.
       Bunun en önemli sebebi filmin açıkça belgeselin teamüllerinden olan her şeyi bilen ve gören anlatıcı tipini sorgulatmaya çalışmasıdır. Yani şu ve ya bu kısmında kendinizi anlatıcıya kaptırırsanız, filmin merkezinden çıkmış gibi hissedebilirsiniz. Hatta hissetmelisiniz. 2011 yılından bu filmi izlemeyi ele alalım. Yaklaşık 30 yıl önce yapılmış olan bu film bir anlamda tarihe ışık tutuyor. Ya da tutuyor mu acaba? Anlatıcının büyüsü burada önemli: kapıldığınız anda film sizin tarihiniz haline geliyor. Halbuki filmde anlatılanlar, anlatıcının arkadaşının öznel anılarından başka bir şey değil. Filmin politik yönü ise burada baskın hale geliyor. Seyirci bir toplumun metaforu olarak alındığında, anlatıcı da o toplumu yönetenler olarak görülebilir. Yani toplum ve toplumun bir türevi olarak bireyler ( türevi diyorum zira toplum salt bireylerin toplamı değildir) anlatıcılarını sorgulamadan kabullendiklerinde kendi gerçekliklerini yaşadıklarını sanıp, aslında anlatıcının ideolojisinde sıkışıp kalmaktadırlar. ‘Yanlış bilinç’ kavramı bundan başka bir şey olmasa gerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)