14 Aralık 2011 Çarşamba

HANGİ GERÇEK KİM İÇİN?



       Sinemada genel olarak gerçeği olduğu gibi verme kaygısı dönem dönem patlak verir. Bunlardan biri İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ve izlenildiğinde belgesel filmlerden adeta ayrılamayan İtalyan Yeni Gerçekçiliği olarak görülebilir. Belgesel sinema içerisindeki Cinema-Verite akımı ile ilk karşılaştığınızda aklınıza kurmaca filmlerde de görülen bu tür akımların gelmesi çok normal. Bunların içerisine çekim teknikleri açısından Fransız Yeni Dalgasını bile ekleyebiliriz. Hepsinin ortak bir özelliği var ki bu özellik belgesel sinemayı hepsine kıyasla daha çok ilgilendiriyor: gerçeği temsil etme durumu.
        Belgelemekten gelen belgeselin tanım gereği gerçek olanla bir ilgisi olması gerekir. Zira gerçekte olmayanı belgelemek kendi içerisinde çelişir. Bu yüzden de belgesel olabildiğince gerçek insanlar ve gerçek olaylarla ilgilenir. Ancak film yapmanın içerisinde öyle incelikler var ki filmi yapmak için kullanılan malzeme ile ortaya çıkan ürün arasında tutarsızlıklar yaratabilir. Burada tutarsızlığı olumsuz anlamda kullanmıyorum çünkü bu tutarsızlıklar kimi zaman yönetmenin ulaşmak istediği nokta için gereklidir. Demek istediğim aynı malzeme ile iki farklı ürün elde etmek sinemada pek tabii mümkündür.
        Burada ilk olarak üzerinde durmamız gereken nokta ortaya çıkan ürünün yani belgesel filmin yapım aşamasıdır. Kameraya almak ile film yapmak arasındaki farklardan konuşmamız gerekir. Yani elinizdeki malzemeyi salt kameraya alarak bir film ortaya çıkarabilir misiniz? Yoksa film yapmak bundan fazlasını mı gerektirir? Elbette burada işin içerisine objektif olma kaygısı dâhil olmalıdır. Zira objektif olmayı amaçlayan bir yönetmen, tanım gereği olanı olduğu gibi kameraya almalıdır. Peki, eğer film yapıldığı malzemenin salt görüntüsünden başka bir şey ise herhangi bir filmde ojektif olmak mümkün olabilir mi?
       Bu sorunun yanıtındaki ilk örneğim, Jean Rouch’un filmi Chronique d’un Ete (Chronicle of a Summer, Paris, 1960) olacak. Rouch bir yönetmen olarak kendisini kameranın objektifliği üzerinden tanımlıyor. Yani yaptığı filmlerin gerçeği yansıttığını çünkü kameranın yönetmenin bakış açısından özgür, hiçbir müdahale olmadan gerçeği kayıt altına aldığını söylüyor. Filme Paris halkına ‘mutluluk nedir?’ diye sorarak başlıyorlar ve sonunda ortaya çıkan şeyin objektif olmasını amaçlıyorlar. Peki, sadece soru sormak verilecek cevabı etkilemez mi, yani objektifliği getirir mi?
       Soru sormayı biraz daha yakından incelediğimizde göreceğiz ki içerisinde akılda bir soru olmasını barındırıyor. Yani soru sorabilmek için yola akıldaki bir fikirden çıkılıyor. Demek ki verilen cevaplarda her zaman soruyu soranın bakış açısı mevcut zira cevaplarımız her zaman sorunun doğrultusundadır. Burada durumu daha iyi kavramak için felsefe tarihinden bir örnek vermek belki faydalı olabilir. Sokrates’in ünlü doğurtma yöntemini düşünelim. Platon’un diyaloglarında Sokrates sorular sorarak insanlara önce içinde bulundukları yanlışları gösterir daha sonra da bu yanlışları kendi kendilerine düzeltmelerini sağlar. Tüm bunları sadece soru sorarak yapar. Bu durumda Sokrates’in soruları için tarafsız ve müdahale etmeyen sorular demek imkânsızdır zira bu sorular yönlendiricidir. Cevaplar da bu doğrultuda Sokrates’in aklında olanlardan farklı olamazlar ve değildirler.


 
        Peki, tüm bunlar gerçeğin temsilini imkânsızlaştırır mı? Yazımın başlığında sorduğum sorunun asıl yeri burası diye düşünüyorum. Hangi gerçeği, kime temsil ediyoruz. Temsil etme işini üstlenen kişi eğer bu sorunun cevabını verebilirse, gerçeğin temsili tabii ki mümkün. Chris Marker’dan örnek vermek istiyorum. Bir Cinema-Verite yapıtı sayılan Le Joli Mai (1963) de Marker’ın yaptığı Rouch’dan oldukça farklı. Marker malzemesine çok daha öznel yaklaşıyor. Rouch ile aynı konuyu (Parislileri) aynı tekniklerle ele almasına rağmen analitik bir anlayıştansa, konu ile ilgili kendi görüşünden yola çıktığı bir anlatım tarzı var. Bu da ortaya çıkan ürünün çok daha etkileyici olmasını sağlıyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri aynı zamanda yazının başlığının da cevabıdır: hayat analitik bir düzende işlemez. Her şey neden- sonuç ilişkisi içerisinde sıralanmaz. Duygular ve anılar hayatın bir parçasıdır. Marker, hayatın bu gerçekliğini gözler önüne seriyor Le Joli Mai’ de. Bir hissi yaşatmak için bir röportajdan faz lası gerekir örneğin müzik kullanımı gibi. Kişiler dünyayı ve hayatı, dolayısıyla sıradan veya olağanüstü tüm olayları öznel bir tavırla algılarlar. Bu yüzden de gerçeklik mutlak olarak temsil edilemez. Marker’ın yaptığı bunun tam da tersidir. Marker, kendi gerçekliğini yansıtırken izleyiciye bu gerçeklikten kendilerine pay çıkarma şansı tanır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)