3 Kasım 2011 Perşembe

ANLATANA KULAK VER(ME)

Belgesel filmlerde sık kullanılan hatta artık belgeselin olmazsa olmazı, karakteristik bir özelliği haline gelen anlatıcı sesinden konuşmak, belgesellerin dönemi ve amacı doğrultusunda pek çok anlam ifade edecektir şüphesiz. Öncelikle buna neden ihtiyaç duyulduğundan ve bu sesin ortaya çıkışından söz etmek gerekir elbette.
       Filmlerde sesin kullanılabildiği zamana kadar, gördüğümüz örneklerin birçoğunda ara başlıklar kullanılıyordu. Bu ara başlıkların görünürdeki niyetleri çok çeşitlidir: sahneyi anlatmak, konuyla ilgisini vermek, karakterlerin sözlerini ya da filmi yapan kişinin yorumunu dile getirmek bunlardan bazıları. Bazen de bu ara başlıklar görüntülerden önce gelir ve gelecek görüntünün hikâyesini verir. Görünüşte burada da sorun yoktur. Ancak belgesel sinema gibi fikirlerin ve algıların manipüle edilebileceği araçlarda, ara başlık tarzındaki yönlendirmelerin biraz daha derin incelemeye ihtiyacı vardır. Çok basit bir dille bahsetmek gerekirse, bu başlıklar bir sonraki sahneyi size fark ettirmeden nasıl yorumlamanız gerektiğini anlatabilir.
      Filmlerde sesin kullanımıyla birlikte işler daha da karmaşık hale gelmiştir. ‘Orada yazıyor diye inanmak zorunda değiliz’ le başlayan şüphe artık ‘koskoca adam söylüyor, üstelik bu işte uzman, uyduracak değil ya’ ya dönerek dogmatizme kapılarını sonuna dek açmıştır. Burada dikkat çekmesi gereken iki noktaya değindim aslında: adam ve uzman. Hepimizin de kolayca fark edebileceği gibi belgeselleri bize anlatanlar her zaman erkekler ve koskocalar yani olgunlar. Bunun arkasında tesadüften öte bir şeyler var. Günlük hayatımızdan basit bir örnekler seçelim: genelde veliler ilkokula başlayan çocuklarını olgun öğretmenlere göndermek isterler, genç doktorlara çaylak gözüyle bakılır ve ciddi hastalıklar için başvurulmaz. Çünkü yaştaki olgunluk bilgideki derinliği ve uzmanlığı temsil eder. Bizim anlatıcılarımızın seslerinin de olgun olması anlaşılabilir o halde.
       Anlatıcıların erkek olma durumuna gelirsek, eh ‘babalar ne derse doğrudur’, ‘babanın sözünden çıkılmaz’ çok da uzak olmadığımız cümleler. Erkek sesinin otoritesi ve bilirkişiliği herhalde hepimizin hayatını etkilemiştir. Bir de şunu eklemeliyim buraya: ‘erkekler olaylar karşısında soğukkanlılığını koruyabilirken, kadınlar hep duygusal yaklaşır’. Bu durumda o zor koşullar altında çekilen, insanların doğaya karşı verdikleri mücadeleleri anlatan, insanın dramını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren belgesel filmlerde erkek sesi kullanmak için bir nedenimiz daha oldu. Tabii ki soğukkanlılıkla anlatılmalı olaylar ki izleyicinin duyguları manipüle edilmesin!
       Burada sorulması gereken soru şu: bu durum belgesel sinema ve belgesel sinema izleyicisi açısından bir sorun oluşturur mu? Bu soruya maalesef ki iyimser yaklaşamayacağım. Evet, oluşturur hem de oldukça çok. Özellikle belgesel sinema içerisinde tanımlanabilecek etnografik filmler için baktığımızda kesinlikle oluşturur. Zira bu anlatıcının sesi diye adlandırdığımız şey sandığımızdan daha etkili ve önemli. Oryantalist bakış açısı olarak tabir edilen ve benim Batı’nın Doğu’ya gökten inmesi olarak tanımladığım şey tam da belgesel sinema dâhilinde bu konuyla ilişkilidir. İnsanın hastalıklara, zor yaşam koşullarına karşı verdiği savaşı dünyanın en soğukkanlı sesiyle anlatarak olanların olduğu gibi anlatıldığı düşünülür. Hâlbuki anlatılan şey bir hikâye değil, o insanların gerçek hayatlarıdır ve açık olan bir şey var ki o da gerçek hayat özneldir, duygusaldır. Bu soğukkanlı olgun ve uzman erkek sesi izleyiciye keşfedilmeye açık, egzotik hayatları anlatmakla kalmaz, izleyicinin o hayatlara dâhil olmadığının ve olmadığı için mutlu olması gerektiğinin altını çizer durur.
         Bu iş aslında o kadar göze batmaktadır ki, Sürrealist bir yönetmen olan Bunuel bunu bir belgesel içerisinde göstermeye çalışmıştır. Hakkında hiçbir şey okumadan izlendiğinde filmdeki en dikkat çekici şey kuşkusuz anlatıcının sesidir. Bu ses Bunuel tarafından özellikle seçilmiş ve yine filmin genel konusuyla ilgisi olmayan bir müzik eşliğinde filme eklenmiştir. Gerçekten de görsel malzeme inanılmaz bir yaşam savaşıyla ilgiliyken, görüntüleri betimleyen ses bir yemek tarifi verir gibi soğukkanlıdır. Bunuel belgesel sinemanın teamülü sayılan anlatıcının sesini kullanarak belgesel sinemayı kendi içinde sorunsallaştırır.
         Mesela filmlerin inandırıcı olmasıysa, bu tür bir ses kullanımı gerçekten de çelişkili görünüyor. Görüntünün son derece duygulara dokunduğu bir yerde bu kadar fikirsiz ve hissiz bir ses tonu kullanmak olsa olsa ekranda olanın yerinde olmayana kendini iyi hissettirir. Yani bir bakıma izleyici bir ‘arınma’ sürecinden geçer. Evet, artık görmediği yerleri ve kültürleri tanıyor, insanlık hakkında daha fazla bilgi ediniyordur. Bunun yanında bir de orada olmadığı için kendini şanslı sayıyordur.
        Bu sesin kullanımı aslında kendini propaganda filmlerinde de çok net hissettirir. Görüntüyü sesle şekillendirebilmek propaganda filmleri için bir elmas değerinde olmalıdır zira olmayanı varmış, yaşanmayanı yaşanıyormuş gibi hissettirmek çok da kolay bir iş değildir. Frank Capra’nın kameraya aldığı ‘Prelude to War’ adlı filmin sadece ilk beş dakikasını inceleyelim:  anlatıcının ‘biz’ derken ki coşkusu ‘özgür’ ve ‘köle’ derken ki ses tonu bile savaşı meşru kılmak için yeterli gibi görünüyor. Kendi ulusunu haklı çıkaran ses tonu, ‘köle’ uluslardan bahsederken birden küçümseyen ama aynı zamanda öfkeli bir hale dönüşüveriyor. Ses tonu o kadar güçlü ki izleyenler içinde hissediyor, görüntüleri de hissettiği biçimde izliyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)