25 Ekim 2011 Salı

BİNBİR SURAT BELGESEL


      Aynı dönemde meydana gelen şeylerin benzerlik göstermesi çok ilginç bir konudur. Esasen bundan daha ilginci üzerinde üç aşağı beş yukarı ortak görüşlerin bulunduğu şeylerin kendi içinde apayrı olmasıdır. İşte belgesel sinema bu iki ilginç noktaya da hitap ediyor. 1930’lu yıllar, bu iki konuyu da belgesel sinema üzerinden değerlendirebilmek için gayet verimli.
       İlk olarak bu yılların belgesel sinemayı neden bu kadar etkilediğini sorgulayabiliriz. Çok açık ki bu yılların en önemli özelliği politik anlamda çok aktif olmasıdır. Peki, belgesel sinemanın bundan ne gibi bir yararı olabilir? Yoruma açık da olsa, bu yıllarla birlikte belgesel sinemanın tanımının genişlediğini, etkilerinin keşfedilmeye başlandığını söyleyebilirim. Politik ve ekonomik konuları ele almaya başlayan belgesel sinemayı izleyen bir halktan bahsediyoruz bir anlamda ( burada tekrar meşhur izleyici, konu ve filmi yapan kişinin kurduğu üçgene rastlıyoruz.). Politikanın ve ekonominin sosyal alanda mevzu bahis olması demektir bu. Politika ve ekonomi ise doğrudan iktidarla bağlantılı kavramlardır. Buradan çıkaracağımız sonuçlardan en önemlisi, belgesel sinemanın konusunda olan bu değişim, bu türün izleyicisi üzerinde yaptığı etkiler ile alakalıdır. İktidar artık belgesel filmler aracılığıyla hissettirilecek, takdir edilecek, umut vaat edecek ya da meşrulaştırılacaktır.
       İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri bu dönemde belgesel sinema alanında öne çıkan ülkeler. Şimdi politik olarak hareketli bir dönemde, aynı belgesel sinemanın nasıl kılık değiştirdiğini görelim. Buna önce belgesel sinema tanımının döneme göre nasıl değiştiğini göstererek başlayalım. 1922 yılında Amerikalı yönetmen Robert Flaherty’nin kameraya aldığı Nanook of the North adlı filmin belgesel sinema sınırları içerisinde değerlendirildiğini görmüştük. Bunu özellikle belirtmemizin sebebi belgesel sinemanın belirleyici faktörlerinin birçoğunun bu filmde kurmaca olmasıydı- oyuncular, oyunculuk, gerçek zaman vs…  Çok geçmeden 1934 yılında John Grierson’ın öne sürdüğü İngiliz Belgesel Hareketi içerisindeki belgesel sinema tanımına bakalım. Grierson açıkça belgesel sinemanın gerçek dünyaya açılması gerektiğini ve kurmacanın bunu asla yapamayacağını savunuyor. Bu tanıma göre kendinden 12 yıl önce çekilmiş olan Nanook of the North’u bir yerde belgesel sinema sınırlarından çıkarmış oluyor. Burada en önemli nokta, değişen belgesel tanımlarına göre, o güne kadar yapılmış belgesel filmlerin sınıflandırılmasını da değiştirmemiz gerekir mi sorusu? Yazıma başlarken belirttiğim, üzerinde ortak görüşlerin olduğu şeylerin kendi içlerinde apayrı olması ve bizim yine de o şeyleri aynı tür olarak algılamamız tam da bu sorunun cevabıyla ilişkili.
        Burada aklıma gelen bir diğer şey ise yine Nanook of the North adlı film ile ilgili. Bir stüdyo filmi olmamasına rağmen bir anlamda kurmaca sayılabilecek bu filmin gerçekte yaşanmış bir dünyayı yansıtması nedeniyle belgesel olarak algılamamızın sebepleri ne olabilir? Aklıma gelen cevaplardan biri şöyle: o döneme ait elimizde fazla kaynak olmadığı için, içerisinde kurmaca öğeler bulundursa bile, belli oranda gerçeği yansıtan bu filmi belgesel olarak algılıyor oluşumuz. Peki, bu ne kadar geçerli bir sebep olabilir? 2007 yapımı bir film olan Into the Wild adlı filmden bahsetmek istiyorum. Film 1990larda Christopher Mc Candless adlı bir gencin Kuzey Amerika’ya olan yolculuğunu anlatıyor. Film gerçek bir hikayeye dayanıyor, film gencin günlüğünde yazdığı ve yaşadığı olaylar üzerinden- ki bular filmden önce bir kitap halinde yayınlanmış- kurgulanıyor ve gerçek mekanlarda çekiliyor. Bu film ve Nanook of the North arasındaki yapısal farklar, Nanook’un da aslında canlandırdığı karakter olmadığını ve yaşadığı zamanı yansıtmadığını göz önüne aldığımızda yok denecek kadar az. Peki, ne oldu da bugün Into the Wild’ı belgesel olarak değerlendirmemeye başladık? Bu benimde cevabını veremediğim bir soru. Aslında benim sorum tam da tersi olurdu: neden Nanook of the North’u kurmaca olarak değerlendirmiyoruz?
         Bir türün ortaya çıktığı ve devam ettiği zaman dilimi boyunca değiştirdiği şekillerin örneklerinden sonra, şimdi de aynı türün aynı dönemde farklı yerlerde nasıl aynı olabildiğini görelim. Burada yine vereceğim en iyi örnek 1930’lu yıllara dayanıyor. Grierson’ın İngiliz Belgesel Hareketi’ni tanımlarken verdiği bir diğer prensipten bahsetmek istiyorum. Grierson diyor ki belgesel canlı sahnenin ve hikayenin fotoğrafını çekmeli.[1] Burada Grierson’ın sıfatı olan ‘living’ i ‘canlı’ olarak çevirmeyi uygun gördüm. Bunun iki sebebi var: birincisi, canlı kaydetmek yani yapılan işi yapıldığı anda kaydetmek anlamına gelebilir ki böylece Nanook of the North’un en büyük sorunundan kendimizi kurtarmış oluyoruz. Bir diğeri de ‘canlı’ demenin tanıklık etmek anlamına gelmesi ile ilgili. Politikanın ve ekonominin belgesel sinemanın konusu olmasıyla ‘tanıklık’ etmek kavramı oldukça önem kazanmış görünüyor. Grierson’ın yaptığı filmlerden Drifters (1929) aslında tam da bu noktada devreye giriyor. Olanı göstererek gerekli olanı ve gerekli olanın nasıl yapılacağını kamuoyuna sunmak yani kamuoyunu olana ve olması gerekene tanık etmek… Filmin asıl karakteri yapılan iş, neden yapıldığı ve ne kadar faydalı olduğu. Peki, acaba filmin bu şekilde halkı bir gerçeğe tanık ettiğini söyleyebilir miyiz? Yani, acaba gerçekten belgesel yaşanılan, canlı hikâyeyi mi sunuyor?
       Hikayenin Grierson tarafında, bir nevi sponsor görevi gören Empire Marketing Building (EMB) var. Belgeselin böyle bir kurum tarafından desteklenmesi bir anlamda halkı neye tanık etmesi gerektiğine de karar veriyor. Zira yapılan filmlerin içeriklerine baktığımızda Grierson’ın çalıştığı kuruma göre- General Post Office, Night Mail- içeriklerin de şekillendiğini görebiliriz.
       Hikâyenin diğer tarafında ise yine bu dönemde etkin olan Almanya var. Bu sefer belgesel bir propaganda ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Aslında mantık aynı: halkı olana ve olanın olması gerektiği gibi olduğuna yani iyi ve doğru olduğuna inandırmak… Leni Riefenstahl ‘ın iki filmi de bu kategoride değerlendirilebilinir. Filmlerin Nazi propagandası yaptığı üzerinde durmak yerine, Grierson ile olan paralelliklerinden söz etmek daha ilginç olacaktır. Burada en dikkat çeken şeylerden biri Riefenstahl’ın filmlerinden biri olan İradenin Zaferi’nin ( Triumph of the Will, 1935) sponsorunun Adolf Hitler’in kendisi olması. Bu durumda nasıl Grierson’ın General Post Office için çalışırken Night Mail(1936) adlı filmi yapması manidarsa, Riefenstahl’ın da Nazi Almanya’sının propagandasını yapan bir film çekmesi de aynı oranda manidar. Filmi çeken her kim olursa olsun, bu dönemde çekilen filmlerin iddia edildiği kadar yaşanılanı yansıtmadığı çok açık. Ülkelerin içinde bulunduğu politik durumların film türlerini etkilemesi kadar sponsorluklar yani ekonomik ilişkilerin de filmlerin birbirine benzemesinde etkili olduğunu hatırlamakta fayda var.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)