6 Nisan 2011 Çarşamba

DİRENİŞ FİLMLERİ VE SUHA ARIN'IN İŞÇİ FİLMLERİNİN GERÇEKLİK TEMALI KARŞILAŞTIRILMASI

Bu yazımda Suha Arın’ın işçi filmleri olarak adlandırabileceğimiz Camın Teri ve Tahtacı Fatma adlı filmlerini Hilmi Etikan’ın Kanlı 1 Mayıs ve 2 Eylül Direnişi adlı filmleriyle karşılaştırmayı deneyeceğim. Böyle bir konu seçmemin başlıca sebeplerinden biri iki yönetmeninde aslında işçi temelde işçi temasını ele almaları. Suha Arın’ın filmlerinde bu temanın daha çok mesleki ve sosyal yönü öne çıkarken, Hilmi Etikan işçilerin yaşadıkları problemlere karşı birlik oluşlarını ve başkaldırışlarını kameraya almış. Aynı konuya farklı yönlerden bakan bu iki yönetmen aynı zamanda konularının öznelerine de farklı açılardan yaklaşmışlar. Bu açıları hem sözlü hem de sinematografik olarak nasıl verdiklerini açıklamaya çalışacağım.
       Suha Arın’ın belgesel dizisinde farklılığıyla dikkat çeken iki film Camın Teri ve Tahtacı Fatma. Bu iki film hem içerik hem de görsel olarak diğerlerinden farklı. Suha Arın’ın temel meselesi olan belgeselde evrensel mesaj verme diğerlerine kıyasla işçi filmlerinde daha bir göze çarpıyor. Yinede bu mesajın ne kadar evrensel olduğu ya da ne kadar gerçeği yansıttığı sorgulanabilir. Öncelikle gerçekçiliğinden bahsetmek istiyorum. Bunu yaparken de Tahtacı Fatma’yı ele alacağım. Suha Arın’ın yapmaya çalıştığı şey işçi sınıfını belgesele sokma fikri dönemiyle birebir alakalı olarak gelişmiş. 60ların sonlarıyla 70ler boyunca devam eden işçi hareketleri bu fikrin kaynağını oluşturduğunu düşünüyorum. Nitekim Hilmi Etikan’ın çekmiş olduğu Kanlı 1 Mayıs 1977den hemen iki yıl sonra Suha Arın da Tahtacı Fatma’yı çekme girişiminde bulunmuş. Dönemin popüler konusu olması açısından da değerlendirilebilecek olan bu girişim yinede işçilerin hayatlarını, problemlerini ve yaşadıkları zorlukları birebir görmemiz açısından çok önemli. Tahtacı Fatma’dan bahsetmek istiyorum biraz. Film yazları ormanda çalışan tahta işçilerinin hayatlarını gözler önüne seriyor. Bunu anlatırken Suha Arın işçilerin nasıl çalıştıklarını, nerelerde yaşadıklarını, hangi şartlar altında çalıştıklarını, devlet tarafından sahip çıkılmadıklarını görsel olarak betimliyor adeta. Filmin ilginç olan kısmı, eşzaman ses teknolojisi gelişmiş olmasına rağmen filmdeki karakterlerin konuşmalarına görüntüyle aynı anda şahit olmamamız. Bunun yerine Arın, görsel olanla ilgili olarak bize bir anlatıcı sunuyor. Önemli olan kısım ise anlatıcıyı karakter olarak algılamamız. Anlatıcının ses tonu, anlattıkları ve anlatıya başladığı anlar öyle bir kurgulanmış ki seyirci direk olarak anlatıcıyı karakterle özdeşleştiriyor. Bunun nedenleri arasında öncelikle aklıma gelen şey estetik kaygısı. Arın belgeseli gerçeğin ve güzelin bir karışımı olarak gördüğü için metnin de bu güzelliği bozmaması gerektiğini düşünüyor olabilir. Eğer bu anlatıcı yerine röportaj yapıyor olsaydı gerek ses tonu, gerek kurulacak cümleler, gerekse konuşma biçimi bakımından istenmeyen sonuçlar doğurabilirdi.  Bir diğer neden ise gerçekliği tamamen gölgede bırakacak olan güç iktidar meselesi olabilir. Kamerayla mikrofonla oraya gitmek, sizin dertlerinizi dünyaya anlatacağız demek başlı başına tahtacı halk için bir güç gösterisidir. Bu gücü elinden bırakmak istemeyen Arın, kendi hazırladığı bir metni kendi anlatıcısına okutturarak da halkın derdini kendi diliyle anlatmış olur. Yani asıl dertten şikâyetçi olan özne önemini yitirmiştir. Bu açıdan Arın’ın işçi filmleri halkın derdini yansıtıyormuş gibi görünse de bunu halkın değil Arın’ın kendi gözünden yapar.
        Direniş filmleri olarak adlandırabileceğimiz Kanlı 1 Mayıs ve 2 Eylül Direnişi ise tam da bunun tersinin örnekleridir. Kamerayı gerçek anlamda sokağa indiren ve olanı olayın öznesinin gözünden anlatan filmlerdir bunlar. Kanlı 1 Mayıs’ta anlatıcı, marşlar ve toplu konuşmalar haricinde bir diyalog görmesek de 2 Eylül Direnişinde açıkça halkın kendi sesini kendi ağzından duyuyoruz. Elbette bu filmlerde de bir taraf var. Belli bir bakış açısı üzerinden izliyoruz filmleri. Ancak bu taraf Arın’ın filmlerindeki gibi teknolojiyi ve gücü elinde tutan taraf değil, derdini anlatan taraf. Biz o dertten şikayetçi insanların gözüyle izliyoruz 2 Eylül Direnişini. Konu edilen özne belgeselin nesnesi haline getirilmiyor aksine tam da tarafı olan ve o tarafı savunan bir özne halinde konu ediliyor. Bu filmlerde Arın’ın filmlerindeki düzeni ve film estetiğini görmüyoruz. Direk olarak gerçeği görüyoruz. Bu yüzden de bu filmler bana bugünün algısıyla bir haber amaçlı çekimler olarak görünüyor. Kanlı 1 Mayısta kullanılan anlatıcı bile kutlamaların gerçekliğini bozmuyor izlerken, bozmadığı gibi görsellikle de paralel bir ses oluyor izleyicide bir bütünlük, kendini orada hissetme duygusu yaratıyor. Hilmi Etikan’ın Kanlı 1 Mayıs’ı çekerken yaşadıklarını yazdığı metni tam olarak anlıyoruz filmden. Yani yönetmen filmin üzerinde bir güç unsuru değil. Böylece Arın’ın çok önem verdiği gerçekliğe bir etkisi de yok. Estetik kaygısı güdülmediği çok açık çünkü film olaylarla aynı esnada çekiliyor ve olayların gidişatının nasıl olacağı kestirilemiyor. Nitekim sonunda çıkacak olan çatışmaların çok az bir kısmına film yetiyor. Buna rağmen özellikle göstericilerin haliçten geçtiği sahnelerin yukarıdan çekilmesi göstericileri adeta bir desen gibi gösteriyor. Bu anlamda filmin içinde güzel şeyler de yok değil. Ama dediğim gibi Arın’ın filmlerindeki belgeselin içindeki kurmaca hissi yok Etikan’da. Bu da Etikan’ın filmlerini gerçeğe daha yakın yapıyor. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)