22 Nisan 2011 Cuma

DEMİR KIRAT VE 12 EYLÜL'ÜN TÜRKİYE'DE BELGESEL SİNEMADAKİ YERİ

Bu yazımda12 Eylül ve Demir kırat belgesellerinin Türkiye’deki belgesel sinemacılıktaki yerine göz atmak istiyorum. Bunu yaparken bu belgesellerin kendinden öncekilerden neleri miras aldığını, televizyonda gösterilecek olmalarının konuyu işleyişlerine asıl etki ettiğini ve bu belgesellerle birlikte insanların zihninde oluşan belgesel sinema imajını ele almaya çalışacağım.
       Öncelikle bu belgesellerin kendinden öncekilerle olan bağından başlayacağım. Her iki filmde de ortak olan ve izleyicinin epeyce dikkatini çeken başlıca şey filmlerdeki anlatıların bir ders kitabı niteliğinde olmasıdır. Eyüboğlu ve İpşiroğlu’yla başlayan belgesel sinemanın eğitici ve öğretici olma mizacı belki de kendini bu filmlerde böyle gösteriyor. Filmler bir lise tarih kitabının görselleştirilmiş halleri gibi adeta. Üzerine düşünmenize ve yorum yapmanıza zaman tanımayan bir anlatıcı sizin almanız gereken tüm bilgiyi hızla ve sanki bir metni okurmuşçasına anlatıyor. Hatta kitapların başında olan ünitenin nelerle ilgili olduğunu anlatan kısımlar gibi bu filmlerde de daha en baştan filmin neyle ilgili olacağı bilgisi veriliyor.
       Kendinden önceki belgeselcilerden kalan mirasın dışında bir diğer sebep de bu tür belgesellerin televizyonda gösterilebilecek olması olabilir. Televizyon seyircisini belgesel film yapımcıları kendileri seçemedikleri için buralarda gösterilecek filmlerin her kesime hitap etmesi gerekir. Bu anlamda belki halka hem tarihi özetleyebilecek ancak çok ağır ve ağdalı olmayacak bir dil sunulmaya çalışılıyor. Amaç sanki herkesin kafasında az çok yakın tarihle ilgili bir imge oluşturabilmek gibi.
       Anlatıcının kullandığı tüm kelimeler özenle seçilmiş gibi. Anlatıcıya tam olarak Tanrı-ses demek de mümkün değil çünkü kendisini kimi zaman ekranda görüyoruz. Anlatıcıyı gördüğümüz zamanlar genelde dünyada eş zamanlı olan olayların ya da iki olay arasındaki bağlantıların verildiği anlar. Böylelikle olaylar en basite indirgenmiş neden sonuç ilişkisi içerisinde sunuluyor izleyiciye. Bunun nedeni olarak yine bu belgesel filmlerin televizyonlarda kullanılacağını düşünmek mümkün. İzleyiciye olaylar en basit haliyle ama yinede bir bütün olarak verilmeye çalışılıyor.
       Filmler belgesel teamülleri diyebileceğimiz birçok özelliği de barındırıyor içerisinde: anlatıcı, bunlardan en belirgin olanı. Bir diğer hemen göze çarpan özellik ise sürekli olarak araya giren ilgili ve yetkili kişilerle olan röportajlardır. Burada konu siyaset olduğu için genelde siyasetçiler, kimi zaman askeri kişilikler ve gazeteciler göze çarpıyor. Asıl ilginç olan şey ise filmlerde anlatıcının görünmesi. Bunu iki şekilde açıklayabiliyorum. Seyirci sürekli olarak anlatıcının sesini duyuyor ve ekranda görülen şeylerin neredeyse tümü de bu sese yardımcı nitelikte. Film dendiğinde akla gelen ilk şey görselin baskın olduğu görsele yardımcı olmak için de sesin kullanıldığı bir iletişim türü geliyor. Bu filmlerde tam tersine ağırlık ses üzerinde ve biz sesi tamamlayan kimi zaman da belgelerle tamamlayan görüntüler görüyoruz. Bu anlamda filmlerin temelini anlatıcının söyledikleri oluşturuyor diyebiliriz. Anlatıcıyı görmek burada ona olan güveni sağlamlaştırıp, inancımızı arttırabilir. Aksi halde seyircide ‘kim bu konuşan adam, neden onun dediklerini doğru kabul edeyim ki’ türünden yargılar oluşabilir. Bir diğer neden ise tamamen belgeseli hazırlayan kişinin ekranda kendine yer bulma arzusu olabilir. İzleyici olarak genelde yönetmene ve belgeseli hazırlayan kişilere dikkat etmeyen bir topluluk olduğumuz söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında seyirciyi ilgilendiren şey bir belgeseli kimin nasıl yaptığı değil, son halinin ekranda nasıl göründüğü ve duyulduğudur. Yeni yerleşen televizyon kültüründe yer almak isteyen ve dahası bu kültür içerisinde bir ekol yaratmak isteyenlerin seçebileceği bir yol olarak da görülebilir. Nitekim Mehmet Ali Birand için de Can Dündar için de bunları söylemek mümkün.
        Başka bir açıdan bakacak olursak, filmler Türkiye’nin siyasi hayatı üzerinde duruyor olsa da bu siyasi hayatın sosyal hayata nasıl yansıdığından da oldukça bahsediyor. Burada ilginç olan bu sosyal hayata dâhil olmuş halk arasından hiçbir tanık görmemiz. Sürekli olarak halkın demokrasiye olan, partilere olan tepkilerinden söz edilmesine karşın bunları hiç o halkın ağzından duymuyoruz. Aksine halkı da yetkili ve statü sahibi kişilerden dinliyoruz. İzleyicinin böylelikle daha çok inanacağı ve güveneceği duygusu hâkim filmlere. Hâlbuki yine siyasi bir konunun sosyal hayata olan yansımasını ele alan Zorunlu Hayat adlı belgeselde tam da bu durumun aksine olayları asıl tanıklarından dinliyoruz. Tabii ki bu şekilde insani duygular işin içine daha çok dâhil oluyor, konular daha çok kişiselleştiriliyor ama zaten böyle olmasında bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Belgesel sinemayı belki de tarih kitabından ayıran bir özellik bu:  bizi gerçekle sadece yazılı şekliyle olduğu gibi değil daha yaşanmış haliyle bir araya getirebilmesi.
         Röportajların yapıldığı kütüphane tarzı mekânlar, altlarda kişilerin tüm rütbe ve sıfatlarıyla isimlerinin yazması gibi konuşmacılara güveni arttırıcı tüm özellikler mevcut bu filmlerde. Türkiye’de bugün seyircinin hala belgesel filmlerden bu tür özellikleri beklemesi de bu filmlerin bir sonucu diye düşünüyorum. Televizyonun yaygınlaştığı bir dönemde herkesin belgesel sinemayı bu haliyle görmesi, belirli bir belgesel film imajının oturmasında çok etkili olmuş olmalı. Bir diğer özellik ise söylenenleri kanıtlama arzusuyla gösterilen yazılı belgeler. İzleyicinin böyle bir şey isteyeceğini düşünmek ilk bakışta makul gelse de bunları bilmek isteyen bir kimsenin zaten kitaplardan ulaşabileceğini göz önünde tutmak gerekir. Eğer bir izleyici tüm bu tarihi bir kitaptan okumayıp bir belgesel filmden izlemeyi tercih ediyorsa burada belgesel filmin kitap anlatılarından bir farkının olması gerektiği çok açıktır. Bu filmler bu noktayı tamamen atlıyorlar. Anlatıcı kendi yorumunu vermek bir yana, söylediği şeylerde yanlış anlaşılmaktan bile o kadar çekiniyor ki bunu daha filmin en başında belirtiyor. Olması gerekenin olabildiğince tarafsız olmak olduğunu üstüne basa basa söylüyor. Belirli noktalarda akla gelebilecek bazı sorular sorsa da, bu sorulara olan cevabını söylemekten yana değil anlatıcı. Sadece olanı hikâyeleştirmeyi tercih ediyor. Bu da filmleri bir ders niteliğine itiyor. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Karşıt Sinema

Karşıt Sinema
Bu yazar Karşıt Sinema Hareketi destekçisidir

Etiketler

12 eylül (1) 1930 (1) 1968 (1) 68 Devrimi (1) aids (1) aile filmi (2) Always love your man (1) anılar (1) Anlatıcının sesi (2) anne (1) annelik (1) aşk (1) auteur (1) Baldick (1) baydara (1) belgesel sinema (7) belgeselde gerçeklik (1) Bill Nichols (1) biography (1) biyografi filmleri (1) bread and roses (1) Bunuel (1) Burke (1) Cara Devito (1) Chris Marker (2) chronicles of a summer (1) cinema verite (2) cinematography (1) civil war (1) Çayan Demirel (1) değişim (1) demir kırat (1) devrim (1) documentary (1) Drifters (1) egzotik (1) Enis Rıza (1) ethics (1) etik (1) evrim (1) Frankenstein (1) Franz Capra (1) Frederick Wiseman (1) gandhi (1) Genç Sinema (1) Godard (1) Grass (1) Grierson (1) hegel (2) hiroshima mon amour (1) Hobbes (1) Into the Wild (1) Jean Rouch (1) kaşıntı (1) Kutluğ Ataman (1) Land Without Bread (1) le joli mai (1) Loach (1) MAry Shelley (1) master slave dialectic (1) mayıs sıkıntısı (1) Monstrosity (1) moonrise kingdom (1) morality (1) Nanook the North (2) Never My Soul (1) normal (1) nuri bilge ceylan (1) oryantalizm (1) özel olan politiktir (1) Parallax View (1) political cinema (1) Prelude to War (1) racism (1) Riefenstahl (1) safe (1) Sans soleil (1) Shakespear (1) Sinematek (1) Sorbonne olayları (1) temsiliyet (1) the corporation (1) The Politics of Monstrosity (1) the wind that shakes the barley (2) tilda swinton (1) Titicut Follies (1) todd haynes (1) Triumph of the Will (1) Türkiyede belgesel sinema (1) understanding of truth (1) üç maymun (1) Ve Sinema (1) voiceover (1) war drama (1) We need to talk about kevin (1) wes anderson (1) Yeşilçam (1)